10 Haziran 2008 Salı

AKDENİZ'E


Yıllar boyu ayrı kaldığım kutsanmış Akdeniz’in dalgalarıyla kucak açıp beni bekleyen, düş kırıklıklarımdan ve kaygılarımdan sıyrıldığım, küçük merdivenlerini ezberlediğim kasabadayım. Akraba çocuklarının Akdeniz’in köpüklerinde yıkandığını gördükçe imreniyorum. Benim de çocukluğumun en tatlı vakitleri burada geçti. Onlar gibi denizin tadına varmak istemezdim, zaten ailemde ne yüzme bilen vardı ne bana öğreten başka birisi. Fırtınalardan, iki aylığına kasabamıza gelen Ankaralılardan, küçük pansiyonların denize bıraktığı pisliklerden, ilerdeki koya demirleyen küçük gemilerden etrafa yayılan huzursuzluktan bahsetmemek için gizli bir antlaşma yapan, burada yaşayan ama bu kasabanın denizle alakalı hiçbir şeyine ilişmeyen bir aileydik.

Bize denize veren tanrı, kibrine boyun eğmeyecek dağ adamları olduğumuzu unutmuş. Tüm kasaba ve köyleriyle bütün bu civar sözleşmiş, denizin güzelliğini takdir etmeyi bırak ona tanrının gazabıymış, üzerlerine yapışmış bir lanet gibi davrandılar. Burunlarının dibinde yaşayan cezalandırıcı bir Tanrı gibi. Beşeri dünyayı hiçbir zaman sahiplenmeyen bu kasabada yaşadığımız derin bir yalnızlık, bizi bütün dünyadan ayıran dalgaların altında yatan sırrın güzelliğiydi belki.

Kasabada açılan büyük otel hepimizin renkli rüyalar görmesini sağladı. Rüstem amcanın oğlunun iki yıl içinde şefliğe terfi edişi, gerçek dünyadan bize sahip olduğumuz efsunu bozmaya yetecek gücü verecek olan ilacı getirdi. Birkaç yıl içinde ülkenin bacasız sanayisinin dipsiz sorunlarını dahi sahiplenip, dertlenip sorumluluk sahibi olduk.

Atalarımın dağlardan edindiği sabrı, tek başına hayatı olduğu yaşamayı beceremeyen Avrupalıları adam etmek için kullandık. Bu kasabada yalın ve apolitik yaşama kendini kaptıran Avrupalı hemşerilerimiz, sonraları buraya yerleşmeye de başladılar. Başlarda yılın yarısında büyük otelleri dolduran sarışın ve renkli gözlü insanların misafirliğini olanca coşkumuzla kucakladık. Gel gör ki devran değişti, gelenlerden bazıları birkaç yıl önce tatile geldikleri otelleri satın aldı. Haliyle otellerde çalışanların hayatları da değişti.

Gidecek başka yerin olmayanların geldiği bu yerde yaşamayı dört kuşaktır kadınlar kışın azaysız soğuğundan yazın nemli bunaltıcı sıcağından şikâyet ettiler. Besmelkader yaylalarda kendilerine yurt bulanlar durmamış burada. Zati geldiklerinin haftasında da sıtma kırmaya başlamış bebeleri, dedem yalvar yakar, az biraz elinde kalan parayı vererek her mart obalarına giden Yörüklerden birini kandırmış Yörük’ten ötürü babamın da adı Durmuş Ali olmuş. Babamı yaşatmışlar ama üç ablası iki abisi ölmüş.

Bizimkiler gelmezden önce de Kafkaslardan sürülenlere kucak açmış burası. Dedem geldiklerinde henüz doğmamış babamı korumak çektikleri sıkıntılardan olsa gerek; babamı hep ayrı tutmuş diğerinden. Onca emeğin, özenin karşılığı nerdeyse doksan yıllık bir ömür sürdü bu koca adam. Kızımın da dedesini tanımasını çok istedim. Aksi ihtiyarlarla dolu kasabadaki tek heyecan kaynağı birkaç metre yeşil bezin altındaki salında sonsuzluk nehrinden karşıya geçiyor. Hiç üzülmüyoruz. Bizi yaşama ve coşkuya doyurdu. Gurur duymamak elde mi? Bir başkası değil doksan, iki yüz elli sene yaşasa onun yaptıklarının onda birini yapabilir miydi?

Yatılı liseden ve devlet yurtlarında sürterek bitirdiğim fakülteden sonra iki ay kalabildim burada. Onca yıl boyunca epi topu beş altı hafta geçirdim doğduğum ve bana her zaman iyi bir sığınak olmuş bu kasabada. Babamın ölümü iyi oldu diyeceğim nerdeyse. Fark etmemişim nasıl da derime sinmiş bu denizin havası, benim yeğenler aynı kızım gibi bakıyor. Bu da kim diyen merakla bakan gözleri ışıkla doluyor, böyle güzel çocuklar için her şeyi yaparsın. Annesiyle karımın bana attığı kazık içimi yakıyor. Hayal kırıklığıyla geçen onca yıldan elimden kalan kızımı da benden uzaklaştırarak beni de kendi dünyasına çekmeye çalışıyor. Neyse, ne zamanım var bunları düşünmeye ne de gücüm. Onca yalnızlığın arasından kızımla bakabiliyorum dünyaya.

Denizin onca coşkusu ve doğurganlığına rağmen kurak sanki kasabamız. Kendilerine yaşama ve ölüme dair bunca şey öğreten adamı uğurlarken bile çok sakinler. İnsanların yüzlerinde ölüme kanıksamalarının gölgesi dolaşıyor.

Bu kasaba muhakkak bozkır kasabası olmalıydı. Bunca yeşil, denizin ve yamaçların güzelliğinin ne anlamı olabilir ki ölen bir adam için.

Hiç yorum yok: