I. Her sabahın, kendini tekrarlayan bir meleğin yeni bir icadı olduğunu düşünürdün çocukken. Kimsenin haberi yokmuş, sanki bir sen biliyormuşsun gibi sabahların bir örnek gecenin koynundan çıkışını, örtülü fakat öğrenilmesi gereken bir gizi taşır gibi uyanıp bakıyordun dünyana. Gözlemleyebildiğin tüm dünyanın, usul usul ışığın koynuna girişini tatlı fakat kirli bir haylazlığını gizler gibi taşıyordun dimağında. Yorganın kıyısından görebildiğin kadarıyla bile, dünyanın fiziki formların çok ötesinde bir derinlik barındırdığını sezinliyordun. Bugünkü gibi tarif edemesen bile, bir yerlerden sana doğru bir dünya aktığını hissediyordun, taa o zamanlar. Bedeninle büyüttüğün faniliğin daha o zaman farkına varmış bir çocuk olduğundan, her dem süren huzurlu ritmi tutturdun hayatında. Değişikliklerin, oluşların ya da sonuçların seninle ilgili olup olmadığı pek önemli değildi. Esasen hayatın da, senin hayallerinden daha önemli bir yanı yoktu. Ölen insanlar da, doğan bebekler de senin bu dünyaya yorduğun kadar aitti.
Tabiatın her zaman korkulu örgüsüne kendini kaptırmamış temkinli bir parçasıyken, şüphenin, merakın yamacında kaşıyıcı bir teşvikle ballandırdığı isteğinin coşkuyla doldurduğu göğsünün içinden vücuduna yayılan o eşsiz ve hiçbir zaman unutamayacağın zangırtının peşindesin o zamandan beri. İçgüdüsel bir yönelimle, yaşadıklarının yönünün nereye çevrileceğini düşünmeden, göğsünden kasıklarına ve boynuna yayılan o tatlı sarsıntının esiri oldun. Somut, ölçülebilir ya da nitelendirilebilir bir istek ya da yönelim olmamasına karşın uğruna emek harcadığın her şeyin, elde edememiş olsan da bir şekilde senin olduğunu düşündün. Bu kabul, içine düştüğün tüm buhranlarda hep köstek oldu sana. Hayal ettiklerinle sahip oldukların arasında bir ayrım yapamamaktan müzdarip bir ömrün sahibisin.
II. Onca tasarının zihninin dolambaçlarında o denli hızla, bir tür şartlı fekleks gibi oluşuvermesi şaşılacak şey. Bütün bir evrenin, zamanın başından beri işledikleriyle oluşan onca şeyin üzerine söylenecek ne çok söz, kurulabilecek kaç farklı tasarı var. Sözgelimi sizin küçük Zeus’u yontan adamın ellerinin bu mahirliğe erişmesi için ne kadar yıpranmış olabileceğini düşünmek sana göre bir eylem. Adamın yaşadığını hayal ettiğin barakanın acizliğini düşündükçe ürperirsin. Zannettiğin denli mütevazı yaşayanların, sefilliğin albenisine benzer bir çekiciliği vardır. Adam, yetiştirilmesi gereken onca sipariş bir yana belki de ırmaktan su çekmek zorundaydı hergün. Ama bilmiyoruz henüz; belki de yerin renkli kabartma ve mozaiklerle bezeli olduğu meydanın üstündeki sırtta zamanın villalarından birinde, karısı ev işleriyle ilgilenirken metresiyle kırıştıran, kim bilir ucuza kapattığı köle kızı durmadan sıkıştıran bir adamdır.
Küçük Zeus, büyük hayallere göz dikmiş adamların ilk gökyüzü oyuncağı. Yapboz misali devinen tasarılarınızla siz, Zeus’cuk ve hayalleriniz yol alırken kasaba asfaltında, ilkgençlik heyecanlarının şehvetten çok budalalığa çaldığı çağlarınızı andırıyorsunuz. Küçük, müdanasız dünyalarınıza giren böylesine büyük hayellerin sorumluluğu işte yolda boyunlarınızın yanından omzunuza binmiş, sizi ve hayatınızı daha önce tartmadığınız bir ağırlığın altına sokmuştu.
Avucunu açıp, bir süre budalaca çizgilerine bakmıştın. Kaderinin yitiklerini de barındırmasını gerektiğini düşündüğün, gam yumağının çizgilerine benziyor. Gizemin ördüğü tülün kalkabileceği sanrısıyla, onca uğraştığın harabelerin zihninde yarattığı imgelere benziyor el çizgilerin. Kimi çabucak sönüp gitmiş, kimi hayatın ve kalabalığın kederini daha az önceye kadar taşımış bir çok kentin, senin görmediğin köşelerinde barınmış olan ne olursa olsun hep kıskandın. Elinin uzanamayacağı bir şeyi istemek, sana bırakılamayacak olana tutku beslemek eski zaafın. Gene de çok zamanlı bir kibre benzeyen bu istencini doyurmak için kazılmadık ören yeri bırakmayacaksın, belli.
Kazmayla diğer seslerin birbirini tamamlayan ahengi seni hayatın akış hızına bağlıyor. Olanca gücünüzle bir yerleri kazarken, işiniz ne kadar acele olursa olsun, bir yandan da zihninize dolan sessizliği yırtmak için konuşurdunuz. Gösterdiğiniz onca çabaya rağmen, hayatlarınızı feleğin eline zar yapıp verdiğinizi içten içe bilir, gene de bu kör oyundan uzaklaşmazdınız. İliklerinize kadar işlemiş bilinmezliğin ve her an bahtın öbür kutbuna savrulabilecek kaderinizin yapıştığı bu mecaraların sonunun gelmeyeceğinin bilinciyle, birlikteyken yaptığınız işe dair bir şey konuşmazdınız. Her biriniz, eğitim almadan eski zaman yaşantılarıyla köklü bir bağ kurabilecek denli ölülere ve ölüm fikrine alışmıştınız.
III. Şimdi burada, Allah’ın ağzından kaçmış bu adamlarla birlikte çözdüğün yeni bir kader ilmeğinin müsadesiyle, zamanın manzarasını gözlemeye çalışıyorsun. Toprağın ve kayaların onca asırdır biriktirdiği sabrın asaletine teslim olmamaya çalışarak, attığın her adımın seni yaklaştırdığı o esintili eşikte durup zamanın tozuna bakabilmek için nabzının bedeninde yarattığı küçük zelzeleyi dindiriyorsun.
Açtığınız deliklerden ilk kez bir heykel çıktığında, hayata asırlar öncesinden donuk bir his getiren o küçük Zeus’un bakışlarıyla, sizi yaşadığı zaman içinde tanımladığını, onun bakışında donan şaşkın ifadenizin ilkin onun devrinde asılı kalıp ona ait gelenek ve anlayışları içselleştirdiğinizi, sonra da zamanda sıçrayarak o vakur ifadenin bir parçası olarak o ana geri döndüğünüzü hayal ettin. Herşey çoğullaşan bir evrende siz mezar kazıcıları için tanımlanmış bir anda asılı kalmış, sizin gözlerinden görülen şeylerden ibaret çok boyutlu bir yaşam algısı yaratmanı sağlamıştı.
Zerrenin getireceklerini hayal ettiğin ve ifadesini daha çok elde edilecek paranın neye tahvil edileceğinin tasarısıyla kendini vucüda getiren yeniliğin hayatına girmesiyle değiştirdiğin, koca bir tasarının bir parçası olduğunu, yaşadığınız anın senin bu tasarımın küçük bir canlandırması olabileceğini düşündün. Önemli olan sen veya sizden bağımsız bir zaman tasarrufunun her şeye hakim olarak yaşadığınız evreni birden fazla boyutla tanımlayarak, aslında tek ve büyük bir hayal evreninin kapılarını açmıştı senin için.
IV. Kavgaya düşmeyi pek sevmessin sen. Hele kendinle alakalı bir boğuşmaya katlanamazsın. Geçmişin, henüz senin öğrenmediğin, açığa çıkmamış tortuları var sanki. Aslında sana içre olup henüz senin bilmediğin anılar var bir yerlerde. Kendini birçok şeye muktedir saysan da kendinle uğraşmaya kalkışmıyorsun. Sanki bir yerden, o senin henüz keşfedemediğin mazinin hücumuna uğrayıp mahvolabilirsin gibi açık vermemeye özen gösteriyorsun. Sahip olmadığın bir hayatın gizemini taşımaktan yorgun, boyundan büyük bir yükü evirip çevirdiğin için de illa ki mağrursun.
Seni tanıyanlar, zamanın üzerinde düşünüp, ölümü çağlar arasındaki farklara göre betimleyecek yeni dualar bulmak için arandığını sanabilirler. O kadar çok ölümün kokusunu arandın ki bu zamana dek, başını nereye çevirsen bir cesetin sana huzur vermesini bekliyorsun. Gayri ihtiyari bezendiğin bu ölüsevicilik, seni hayattan koparmak yerine büstütün dünyevi saplantıların kucağına atıyor gibi. Hayatla arandaki ilintiyi, senden habersiz ve muhtemelen senin kaderinden bağımsız ömürlerin sahipleri kuruyor. Aradığın tüm zamanları kendine yontacak bir ömrün kaydı ya da geri kalan bütün anıları toplayacak denli kararlı bir yaşam meraklısı. Böyle bir buluntunun izinde sürüklediğin tutkunun, karından ya da kızlarından uzakta geçirdiğin her hangi bir anda seni bulmasını dilemekten başka bir şey yapamıyorsun. Peşinde olduğun ölüler, yaşayıp ölerek sana yeterince fırsat verdiler zira.
Açtığın ilk höyükte, zamanın küfünü duyumsamıştın genzinde. Zaman düzleminin birden fazla yerinde olma fikrini ciğerlerine dek çektin. Hiç kimsenin oluşturamayacağı türden birikintilerle örülü bir ömür kurgulamayı düşündün kendince o anda. Kırmızı kiremit, toprak dam ya da kilden testilerden bağımsız, zamanı anı denizinden girerek bükebilme düşüncesinin verdiği ferahlıkla gönendin. Tarihin hangi devrinde yer almış olursa olsun, öncesi ve sonrası için aynı ağırlıkta cümleler kurup, aynı ehemmiyette kararlar veren insanları çok sevdin. Bu küçük tanrıcılık oyununa kendini en fazla kaptırdığın zamanlarda, kendini de annen ve henüz doğmamış torununun hayatına hükmedecek derecede yetkin bir ömre sahip hayal ettin. Büyük ya da iddialı sözler değil, gerçeğin kelama bürünmüş yankısının dudaklarından dünyaya süzüldüğünü hayal ettin. Büyük taşları yerinden oynatmayı değil, taşların varlığını bilge bir edayla kucaklayan nedensellikleri bir araya getirmeyi hayal ettin. Kendini, olmaklığı bırakıp tüm olmaların içinde bir nitelendirici, açıklayıcı bir kadim metnin anlatıcısı gibi hayal ettin. Ölülerin cesetlerine ulaşmak için kazdıkça gün yüzü görmemiş türden fikirlerin, kafanın içinden binbir gümbürtüyle hayata rücu etmesine vesile olmuş bir edayla gerindin. Eni sonu hayal etmiş olmak kesmiyor seni. Sen, başlı başına bir dünyayı kafanın içinde yoğurup imal etmekten dem vuruyorsun.
Ölülerin hayatlarına daldıkça kendini katlanılabilir kıldın kendine. Gökyüzünün herhangi bir yerini hayal etmek denli aptalca şeyler için bile zaman ayırmaya başladın rüyalara. İğreti duran türden dünyalılığa mesafeli olmak seni teskin ediyor. Bu denli huzurun seni kucaklayabileceği başka türlü bir yaşantı bulsaydın ona da böyle sıkıca bir istençle sarılır mıydın bilmem. Dünyalığı evirmekle bu denli meşgulken, dünyevi türden bir huzuru derinin altına dek kanıksamış olman ayrıca hayret verici. Bunun zamanı bükme isteğiyle ya da zamanüstü düşsel kavrayışla ne denli alakası var bilemem.
Kafanın içinden, arkaya dönmeden ışık tutarak yürürken, yüzünün halini karaltılarda kaybetmen isabet oldu. Bu doygun hissiyatı karanlıkta kaybetmek, kimsenin bilmediği senin o “meçhul” lisanını da gizlemek gayet yerinde. Yaşadığın müddetçe gizlenir gibi hayatta barınmışsan ve sesini, soluğunu takip etmeye cesaret edemediğin korku sohbetlerinden kaçtıysan, bu işi yapacaksın elbette. Tepelerin kuytularında gizli delikler açmak, elinden geldiğince sessizce ve tumturaklı olmak gereken bu işi onca yıldır sürdürmek zor iştir. Sabah ezanıyla gece yarısı arasında her an uyanık olmaya müsait bir hayat düzeneği kurmak ve bu hayatın bezginliğini taşımak da.
V. İşin kolay tarafı yürümek. Etrafa sezdirmeden, en kestirme yoldan, ganimet bulma ihtimalinin yüksek olduğu, daha önce fazla kurcalanmamış bir ören yeri koynunda gizli bir bakire bulmak ince ayar gerektirir. Askerde levazım olan, her an tüm aletleriyle hareket etmeye hazır Cevdet, ince sakalı olmasa yüzünden eski bir yangın izinin kederini orta yere çıkıp ihbar edecek, o gizil suskunlukları yüzünde aleni olduğunda gizlenecek yeri kalmayan bir sıfata dönüşecek Cevdet. Sakalını görünmez bir ihtimam ve hürmetle taşıyan bu adamın taşıdığı türden kederden korkar diğerleri. Yüzünü sakalsız görmek ya da konuşurlarken onun gözlerine bakmak istemezler. Cevdet, acıların ruhsal yaralarla birlikte, bütünsel bir boşluğa düşen o açıklamasız evrenin, diğer alemin izini taşıdığına inanır insan sıfatının. Her eksikliğin insanın öz benliğinden kaynaklandığını, kederin aslında insanın içinde taşıdığı bir mabede ithaf edildiğini düşünür bu yüzden.
Kemal, husumet beslediği toprağın kendisine vermesini istemediğini değil, can sıkıcı bir ahret bağlılığı verdiğine söylenir durur. Topraktan bir kasa, bırak kasayı bir kese altın çıksa, bu cenabetlerle bölüşse ve her birinin aldığının yarısını paylaşsa bile kendine dünyalığı tutacak.
İkisi de çok korkuyor. Hesap bilmiyorlar, belli. Gönül gözleri ölümden sonrasına asılı emanet olduğu için herhalde.
“Ahiret insanın yüzünde bir yangın artığıdır. Tunç gibi asılı, kadim acıların biriktiği bir yatak olmuştur insan yüzü. Kaderin, onulmaz olandan yana bir çentik attığı dönemlerde ya da izlenecek yolun gün ışığı altında serildiği günlerde bir insan suretinin derininde anlamaya çalışmak lazım evreni. Yaratıcının, gizemleriyle gömüldüğü bir höyükten başka nedir ki insan yüzü. O belirgin buyurganlıklardan ve türlü merhamet kırıntılarının arasında duran aslında Allah’tır. Yüzünde Allah asılıyken; bir insana sahiden bakmak ve onun yüzünden bir iklim taşımak o yüzden bu kadar zor. İnsanın sesinden, ellerinden ve gözlerinden manalı gölgeler devşirmek o kadar kolayken, bir insanın yüzünden gerçek manada bir şey yontamazsın hayata.”
Yürüdükçe yıldızların azalır olması seherin eli kulağında, üç aydır bu civarı delik deşik eden bu serserileri ihbar etmek üzere.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder