9 Kasım 2010 Salı

Kasap


Odanın çoğalttığı bir insanlık durumu sanki. Kanın, duvara işlemiş nemin badanayı göğertmesine benzer edimi, olacaklarla olmuşların arasında duran adamın kibrini kuşatması da; sorgulanan ve sorguyu hayatın tümüne yayacak bütünlükle cevap veren birinin cesaretini taşıyor kuşatma. Ölümün, çoğalttığı varlık bilincinden bağımsız bir cümle kurulmuyorsa ve yaşamın anlamına da neticesiyle tescillemesiyle de, ölüme uhrevi bir hava katmak gereksiz. Nihayet, bir oluşun kendisini barındıracak kadar yetkin bir edim değil; ölüm bile olsa.

Boğazladığı buzağının çınlaması gereken bir yankı olduğunu, kanın beton üzerinde oluşturduğu gölcüklerin de hayvanın bedeninden zemine akseden kısa bir hayatın yankısı olduğunu kurdu aklında kasap. Çıraklığından beri öldürdüğü binlercesinden derlediği öykü dolu bir cevher taşıyor elleri. Ölümün tanımlayıcı olması gerektiğini, kendi ölümünün de ellerinin sırrını ifşa edecek bir icraat olacağını, hayatının tüm yankısının ölü evinde toplanan eşe dosta boşalacağını kurdu zihninde. Ölüme bahane bulan ya da yaşamı kanla ölçüp, akan kanın zamanı buladığı tondan iğrenenlerden nefret eder kasap. Bu işin uhrevi yanının da, insanların içlerinde taşıdıklarıyla anlattıkları arasındaki dengeyi kuran iki yüzlülüklere taşeronluk etmesinin önemi yok için. Ölümü gözlemeyen kimse yokken dünyada, çoğu akan kana şahitlik etmek istemez. Yaşama kararlılığının tezahürü olarak bile öldürmek iğrenç bir eylemdir onlar için. Tanımadıkları yaşamların ölümüne tanık olmayarak onları yaşatacaklarını sanıyorlar.

Kan gölcüklerinin oluşturduğu koyu kıvamın üzerinde ışıklar yansısını bulurken, kırmızı alışıldık bir tekrara dönerken bakışlarında, dana kellesini kucaklayarak ellerini başka türlü bir gölgeye dönüştürmeye çalışması da o alışıldık riyakarlığın bulaşıcı olduğuna delalet.

Bu semtte sesini ölçerek siparişte bulunanların hepsi de, kasabın ellerinin hesabını verecek cesareti toplamak için bir şey yapmıyor. Difrizin cama dayalı istiflerinde görünen çıplak etin bakışlarda parlayan çiğliği ya da kasabın teriyle iğreti bir sihre dönüşen havadaki et aroması rahatsız etmez kimisini. Ömrünü kıyıya çekenin cenazesinde kasabın olmaması ayıplanmaz. Herkes solumayan bedenlerle ruh güreşine girdiğini bilir kasabın.

Yüreğiyle dağladığı nice yari var kasabın. Suç üstü öğle sonlarını biriktirdiği yalnızlığı bir de. Kasabın en keskin yerlerini tanrı biliyor her gün. Kimsesizliğe en çok elleri garipsenir. İbrahim oğlunun canını tanrı şehvetine yasladığında bu kadar kimsesiz miydi elleri? Kasabın hayatının her evresine sızacak o ışık duvarda asılı resimdeki Cebrail'in kollarından sıyrılıp ne zaman karışır eşyaya.

Ne zamandır yoksunduğu bir muammanın çağrısında kasabanın ahvali. Kiminin düşte gördüğünü kimisi ıssız kırda bağırır. Kuytuya düşmüş bir ahı gözlüyorlar. İbrahim'in gözünden sakındığını onlar da kendi ömürlerine... kim bilir? Zamanın diyetini vermek için ucu-başı belirsiz bir acının yolunu gözlüyorlar. Kimse kasabın ellerinin vaktin diyetini ödemek için işlediğini hesaba katmıyor.
Eskiye niyaz eden müşterileri için bir bakımlık anda çağrışımlarına yeni nostaljiler ekleyen kasabın, hissettiklerinin düşündükleriyle örtüştüğü zamanlar nadir duraklardır. Kimin ne için ve neye göre eskidiğinin, fotoğrafların göreceliliğinin aile içinde dillendirilmeyen anlatısı gibi durduğundan, harici bir şahit yıllardır. Dul kadınların yalnızlığa ve ölen kocalarına yönlendirdikleri dolaysız sitemleri karşılayan, hayal kırıklığı yaratan evliliklerin doğal akışını müdahale etmeksizin onaylayan, keşkelerin ucuna bağlanan her temenninin aracısı. Kimsenin sahip olmadığı herhangi bir şeyi taşıdığından ziyadesiyle gururlu. Ellerinin hayata işlerlik kazandıran maharetlerini yüklenerek geçirdiği yalnızlık hayalleri tüm dükkanı esir alır.

Hiç yorum yok: